Haddini Aş Hikayeleri 62: ANTHONY BURGESS

Herkesin içinde açığa çıkmayı bekleyen bir potansiyel yatar. 

Kişinin kendisini gerçekleştirmesine imkan verecek, hayatının akışını değiştirecek bir potansiyeldir bu. 

Ancak çok az kişi o potansiyelin farkındadır ve çok az kişi onu açığa çıkarmak için çabalar. 

Bir dış etkenin getireceği acil durumu bekler insanlar potansiyellerini kullanmak için.

Tıpkı bir sene ömrü kaldığını öğrendikten sonra, bu bir senede ölümsüz eserler üretmiş Anthony Burgess gibi. 

Bu yazımda Anthony Burgess’in hepimizi durup düşündürecek hayat hikayesini anlatıyorum. 

Anthony Burgess Kimdir? 25 Şubat 1917’de İngiltere Manchester’da bir kenar mahallede dünyaya geliyor Anthony.

Çocukluğu buhranlarla geçiyor. Henüz bir yaşındayken annesini kaybediyor. Bunun acısıyla boğuşurken, annesinin ölümünden dört gün sonra kız kardeşini kaybediyor. Teyzesi tarafından büyütülüyor. 

Her ne kadar zor bir çocukluk dönemi geçirse de başarılı bir öğrenciydi Anthony. Ve müziğe karşı müthiş bir ilgisi vardı.

Bu yüzden müzik okumayı çok istiyor ancak bölüme kabul edilmiyor. O da İngiliz dili ve edebiyatı bölümüne yöneliyor.

Yine de müzikle olan ilişkisini hiç koparmıyor. Çok sayıda müzik eseri besteliyor. Bunun yanında çok çeşitli işler yapıyor. 

1940-1946 yıllarında orduda görev alıyor Anthony. 1946-1950 yıllarında Birmingham Üniversitesi’nde öğretim üyeliği yapıyor. 1950 yılında bir ortaokul öğretmeni olarak çalışıyor. Ek olarak okulun drama topluluğunu yönetiyor. Boş vakitlerinde ise amatör tiyatro etkinlikleri düzenliyor. 1954-1959 yıllarında ise İngiliz Sömürgesi olan Malaya ve Borneo’da bir öğretmen ve Eğitim Bakanlığı görevlisi olarak çalışıyor. 

Anthony 42 yaşındayken hayatını değiştirecek bir şey yaşıyor. Bir süre yaşadığı rahatsızlıktan ötürü hastaneye gittiğinde doktor ona beyninde ameliyat edilemez bir tümör olduğunu ve en fazla bir sene yaşayabileceğini söylüyor. 

O dönem Anthony ve eşinin para sıkıntısı çektiği bir dönemdi ayrıca. Kısa süre içinde ölecekti, peki ama karısı ne yapacaktı? Hiç birikimleri yoktu. O öldükten sonra nasıl geçimini sağlayacaktı? 

İşte bu düşünceler onu hep aklının bir köşesinde yer alan, ancak hep ertelediği bir hayalini gerçekleştirmek için adım atmaya itiyor: Roman yazmak.

Yazma konusunda yetenekli olduğunu hissediyordu, hatta birkaç denemesi de olmuştu ama profesyonel anlamda bir roman yazma girişiminde hiç bulunmamıştı.

Öyle romanlar yazmalı ve bu romanlar öyle sevilmeliydi ki, kendisinin ölümünden sonra bile karısının rahatça geçinmesini sağlanmalıydı.

Bunun üzerine geçiyor daktilonun başına ve başlıyor yazmaya. Zamanı kısıtlıydı ve bir an bile şüphe duyma lüksü yoktu. 

Anthony o yıl içinde tam 5 adet roman yazmayı başarıyor.

5 roman. 

Altıncı romanını yazmaya devam ederken ve ölüm gününün iyice yaklaştığı telaşındayken kanseri önce gerilemeye başlıyor, sonra da tümüyle yok oluyor. 

Yine de yazmayı bırakmıyor Anthony. Hayatına ve hayallerine her zamankinden daha sıkı sarılıyor ve hayatının geri kalanında aynı verimlilikle, sanki bir yıl ömrü kalmış gibi çalışarak yetmişin üzerinde eser üretiyor. 

Tüm hayvanların en zekisi, iyiliğin ne demek oldugunu bilen insanoğluna bir baskı yöntemi uygulayarak onu otomatik işleyen bir makine haline getirenlere kılıç kadar keskin olan kalemimle saldırmaktan başka hiçbir şey yapamıyorum.

En çok ses getiren, hatta Stanley Kubrick imzalı filminin dahi çekildiği eseri ise daha sonra bir sinema klasiğine dönüşen Otomatik Portakal oluyor.

İnsanların beni roman yazan bir müzisyen olarak düşünmelerini isterim.

Sahi size ne haber bekliyorsunuz hayallerinize doğru yürümek için?