top of page

Haddini Aş Hikayeleri 103: Önce Girişimci Sonra Ödüllü Yazar Lüset Kohen Fins

Güncelleme tarihi: 31 Mar 2023

Kumrala çalan uzun ipeksi saçlarını kıvrak bir el manevrasıyla tek seferde döndürerek dudaklarının arasına sıkıştırdığı kurşun kalemi dikkatlice topuzunun tam ortasına yerleştirdi.


Sabahın erken saatlerinde bile kendisini hissettiren cehennem sıcağı yetmemiş gibi, ensesinden uzanıp sırtına yapışarak hissettiği sıcağı körükleyen saçlarına sonunda söz geçirebilmişti. Onu bunaltan şeyin sıcağın ağırlığı mı, yoksa sıkışık uçak kabinlerinin bir türlü çözülemeyen havasızlığı mıydı, bilemiyordu.

2 haftada bir yaptığı kıtalararası seyahatler nedeniyle gönülsüz ezberlediği rutin uçuş anonsları Lüset’in kulağını tırmalıyordu. Dikkatini dağıtmak için, uçağın merdivenlerinden ite kaka çıkardıkları kabin valizlerini ter içinde yukarıdaki dolaplara yerleştiren yolcuları incelemeye başladı. Kendini bildi bileli diğer yaşamları izlemekten, farklılıkların cazibesini gözlemlemekten ve hayatın biz insanlara sunduğu hikayeleri enine boyuna sorgulamaktan müthiş bir haz alıyordu.

Kimdi bu insanlar? Neden New York’a gidiyorlardı? O valizlerin içinde hangi anıları, üzüntüleri, yaşantı veya mutlulukları taşıyorlardı? Tüm bu düşünceler sinsilesinin bundan tam 15 yıl sonra ona TED Talk sahnesinde “Valizine Dikkat Et” isimli o muazzam konuşma için zemin hazırlayacağını hissetmiş miydi, bilmiyoruz.


İnsana bir türlü rahat vermeyen uçak koltuğunda kıpırdanırken önünde uzayıp giden 10 saatlik yolculuk gözünde büyüdü. Tam altı yıldır 15 günü İstanbul, 15 günü New York olmak üzere çift dikişli bir hayatın içinde koşturup duruyordu.


Lüset uzun zamandır her iki dev metropole gelen turistler için; o kentteki restoranları, etkinlikleri, sanat galerilerini ve gezip görülecek pek çok yeri tanıtan iki ayrı lifestyle dergi çıkartıyordu. Ayrı kentlerde çalışabilme fikri onu yıllar önce büyüleyerek peşinden sürüklemiş olsa da; bitmek bilmeyen toplantılar, açılışlar, sponsorluk ziyaretleri, New York - İstanbul arasına dokunmuş bir yaşamın karmaşık örgüsü ve daha da önemlisi sevdiklerinden uzak kalmanın ağırlığı zaman içinde onu epey yıpratmıştı.

Kendisiyle ve dahası binbir emekle 6 yıldır yayınladığı dergisi Food & Mood ile gurur duyuyordu. Yıllar önce hiç kimsenin kolay kolay cesaret edemeyeceği bir vizyonu gerçekleştirerek; hiç bilmediği devasa bir şehirde, hiç bilmediği insanlara fikrini pazarlayarak, hiç bilmediği rekabet dolu sularda yüzmek için yapayalnız yola çıkmıştı. Evet, başarılı olmuş ve hayalini gerçekleştirmişti. Ancak zaman geçtikçe birikmiş bir yorgunluk yüklenmişti omuzlarına.


Bir kaç yıl önce, yine bir uçak yolculuğu esnasında, derginin yeni sayısı için New York’a uçarken babasını kaybettiğini öğrenince, yorgunluğunun üzerine yüklenen derin yas süreci onu fazlasıyla zorlayarak bu ikircikli çalışma hayatına son verme kararına getirmişti.


Yaşadığı ani kayıp Lüset’in kendisini, işini ve dahası ömür dediğimiz zeminin kayganlığını büyük bir sarsıntıyla sorgulamasına neden olmuştu. Sevdiklerinden daha fazla ayrı kalmak istemiyordu. Eşinin, yas tutan anne ve kardeşinin, can dostlarının yanında olmalıydı. Ve işte derginin tahmininden uzun süren kapanma süreci son ermiş, Lüset son düzenlemeleri hızlıca halledip kendini İstanbul uçağına atıvermişti.


Uçak büyük bir kararlılıkla gökyüzüne yükselirken, hem bedeninde hem de zihninde derin bir yorgunluk hissederek gözlerini kapattı. Bölük pörçük bir uyku alemine dalmadan aklında tek bir düşünce vardı:

“Bakalım yaşam sana bundan sonra neler söyleyecek Lüset..”


Oynadığımız Oyunlar Bir Gün Gerçek Olur mu ?


Yaşıtlarından farklı zevkleri olan bir çocuktu Lüset. Çevresindeki diğer kız çocukları oyuncak bebekler ve mutfak eşyaları ile evcilik oynarken o annesinin eve aldığı Amerikan Vogue dergilerini karıştırır, bu dergilerde ünlü yıldızlarla yapılan röportajları kendi gerçekleştiriyormuş gibi “dergicilik” oynardı. Bazen bir spiker, bazen tanınmış bir editör, bazen bir sahne sanatçısı oluverirdi. Hayal gücünün zenginliği ülke sınırlarından taşar, dünyanın bambaşka zenginliklerini keşfeden bir kadın olacağını düşlerdi.


Nitekim yıllar sonra üniversite eğitimini sürdürdüğü İsrail’de çok çeşitli ulustan bir çok farklı insanla tanışmış, farklı kültürlerin mozaiklerini ruhuna işlemiş ve bir konuya bütünsel ve global bakabilme yetkinliğinin insana mucizeler getirebileceğini hissetmişti.


Üniversite sonrasında İstanbul’da moda ve tasarım üzerine bir süre çalışmış olsa da, gönlünde yatan aslanın, çocukluk ve gençlik yıllarının gerçek kahramanı olan dergi ve yayın dünyası olduğunu kanının son damlasına kadar biliyordu.


Peki nasıl bir şey yapmalıydı?


90’lı yılların ikinci yarısı İstanbul’un turist akınına uğradığı yıllardı. Ardı ardına açılan sanat galerileri, tarihi yarımadada düzenlenen organizasyonlar, dünya devlerinin sahne aldığı konserler, Atatürk Kültür Merkezi’nde sergilenen en önemli opera ve bale eserlerinin muazzam sanat rüzgarlarını şehirde hızla estirdiği dönemlerdi.

Bu deli dolu esen rüzgarın içinde savrulan turistlere İstanbul gezi planları için destek olacak, dingin bir rehbere ihtiyaç olduğunu fark edecek kadar kıvrak zekalı bir kadındı Lüset. Bu kenti keşfetmek isteyenler için şehrin inceliklerini, buradan keyif almanın ipuçlarını City Plus ismini vereceği bir dergide toplamaya karar verdi.


Eğer bir girişimci insan ihtiyaçlarının şifrelerini çözmek için doğru gözlem ve araştırma yaparak, fark ettiği bu karşılanmamış ihtiyaçlara gerçek bir çözüm üretmek için harekete geçiyorsa onun başarıya ulaşması kaçınılmazdır.


Yazıyor Yazıyor! City Plus Yazıyor!

Kimsenin tanımadığı, daha önce hiç yayın dünyasında olmayan, dahası iş hayatına yabancı gencecik bir kadın nasıl popüler dergi dünyasında kendisine bir yer bulabilir?


Lüset girişimci ruhunu incelikli bir stratejik planla harmanlayıp, sabah akşam ayakları nasır bağlayana dek koşturmayı göze almasaydı, bu zorlu yolculukta yarı yolda pes edip, hayallerini halının altına süpüren nice insandan biri olabilirdi.


Sene 98’i gösterdiğinde elinde henüz basılmamış, 12 sayfalık bir dergi prototipiyle turistlerin yoğun olarak konakladığı tüm otelleri kapı kapı dolaşan bir kadın gördüyseniz, o kadın Lüset’ten başkası değildi.


1,5 ayda 30’dan fazla otelle görüşmüş ve dergisini yayınladığında bir çok otel odasına girebileceğini garantilemişti. Otel müdürleri çoğu kez şaşkınlıkla karşılamıştı Lüset’in teklifini. Bu çılgın fikirli kadın zor bela turistler için bir dergi çıkaracak, onu da bedavaya otel odalarına koyacaktı. Oteller için hava hoştu, müşterilerine sundukları ek bir jest olacaktı.

Böylece 1998’de yayın hayatına başlayan ve İstanbul’un en büyük otel odalarında kendine yer bulan City Plus’ın kısa sürede binlerce turiste ulaşan bir dergi olarak reklam verenlerin aklını çelmesi hiç de zor olmamıştı. Derginin 10 yıl boyunca başarıyla yol alması ise, Lüset’in üretken sanatçı ruhunu girişimci kafasıyla harmanlamasının sinerjik bir sonucuydu.

New York mu? Neden Olmasın?


Lüset’in sayfalar dolusu içerik ürettiği, basımından dağıtımına bizzat emek verdiği City Plus belirli bir ivme yakalayınca, onun durmak bilmez üretici zihninde yeni hayaller canlanmaya başladı. “Neden New York’ta da bir dergi çıkartmayayım?” hayali önce derin düşüncelere, düşünceler yaratıcı fikirlere, fikirler adam akıllı bir plana döküldü.


İstanbul’da eşi ve ailesi ile harika bir hayatı vardı, rahatı yerindeydi, City Plus rayına oturmuştu. İşte böylesi bir düzen içinde yeni bir şeyler söylemek için konfor alanından çıkacak cesaret ve emeği gösterenlere girişimci diyoruz.


Ve Lüset iflah olmaz bir girişimci olarak sadece 8 ay gibi kısa bir süre sonra, Türkiye’deki otel stratejisini bu kente uyarlayarak, ilk zamanlarda yol iz bilmediği New York gibi koskoca bir rekabet sofrasında yeni dergisi Food&Mood’u raflara sokmayı başarmıştı.


Food & Mood onun için ayın yarısı New York’ta yaşamak, yaşamının en yoğun 6 yılını geçirmek ve dergi zenginleşsin diye dur durak bilmeden farklı takma isimlerle içerik üretmek demekti. Bu kimliği belirsiz yazarlar Amerikalılar tarafından öyle çok sevilmişti ki, dergiye onların ismine özel davetiyeler geliyordu.


Derginin en sevilen yazarlarından biri olan Doris Jane Black’in (ki bu yine Lüset’ten başkası değil) yıllar sonra uluslararası bir ödülle taçlanacak ilk romanı On Derin Ayak İzi’ndeki önemli karakterlerden biri olacağını tabi ki Lüset de henüz bilmiyordu.


Ne var ki işte bu deli dolu yaşamın getirdiği yükler bir noktada yumruğu masaya vurmuş ve Lüset’i dergiyi kapatma kararına getirmişti.

Zor Yıllar


Food & Mood’u kapatıp İstanbul’a kesin dönüş yaptığı 2008 yılında dergi sektörü de yavaş yavaş internet dünyasının sınır tanımayan cazibesi karşısında küçülmeye başlamıştı. İnsanlar internetten bir şeyler okumanın, aradıkları bilgilere tek tıkla ulaşabilmenin nimetlerini keşfetmiş ve kağıda dokunmaktan uzaklaşmaya başlamıştı.


Lüset geleceği öngörerek 2009 sonlarında sektörden tamamen çıkıp farklı sularda yüzmeye karar verdi. Madem turizm işini artık çok iyi biliyordu, neden bir turizm fuarı açmasındı? Nitekim açtı da, ancak bu karar onun yıllar sonra “Büyük bir hataydı, fuar işini bilmiyordum ve boşa kürek çektim” diye anlatacağı maddi ve manevi bir çok kayba neden oldu. Yaşam “bilmediğin sularda çok derine gitme, güçlü olduğun yönlerin kadar başarırsın” gerçeğini yüzüne tüm gücüyle çarpmıştı.


Güçlü kadındı Lüset. Profesyonel bir yenilgiye boğun eğmez ve hızlıca toparlanırdı toparlanmasına ama tam da o sıralarda apansız gelen bir kalp kriziyle yaşamını yitiren kardeşinin ölüm haberini aldı.

Sene 2010.. Lüset parçalara ayrıldı. Her bir parçasını ayrı yerlerde bırakarak tuzla buz oldu. Ve hayat bir süre havada asılı kaldı. Ve bir süre Lüset sadece kalakaldı. Ve bir süre sadece annesine omuz vererek yaşadı. Ve bir süre sadece sorguladı.. Ve düşündü düşündü.. Bir zaman sonra sadece ve sadece yazmak istediğine karar verdi. Ruhu yara bere içindeydi ve onu ancak yazmak toparlayabilirdi.


14.000 Eser Arasından Birincilik Ödülü: On Derin Ayak İzi


Lüset’in bir işe girişmeden önce enine boyuna hazırlandığını ve doğru strateji kurarak başladığını artık biliyoruz. Kitap yazmaya karar verdiğinde de yazma eylemini tüm yönleriyle öğrenebileceği bir okul arayışına girdi. Yıllardır dergilerine içerik üretiyordu ancak madem kitap yazacaktı, adam akıllı bir yerden bu işin inceliklerini öğrenmeliydi.


Dünya devi bir yayınevi olan ve bestseller romanlarıyla tanınan HarperCollins’in 2012’de online olarak açtığı yazarlık okulu Lüset için biçilmiş kaftandı.


Lüset kendisini bir anda 8 aylık muazzam bir eğitim serüveninin içinde buldu. Üstelik İstanbul’daki evinden dünyanın önde gelen yazarlarından eğitim alıyordu. Tahmin edersiniz ki o yıllar için, online eğitim fikri bile büyük bir devrimdi ve bu devrimsel eğitim yolculuğunu Stephen King, Johnny Depp, Jeff Bezos gibi isimler seminerleriyle desteklemişlerdi. Lüset öğrenerek, bu isimlerden ilham alarak ve yazarak dağılan parçalarını ruhuna yeniden yavaş yavaş yapıştırdı.


Harpercollins’ten mezun olmak için öğrendiklerini harmanladığı bir kurgu roman yazması gerekiyordu. Üretim yolculuğu neredeyse 2 yıl süren ilk romanı On Derin Ayak İzi’ni 2013’te Harpercollins’e teslim ettiğinde Lüset içine çok sinen bir kitap yazdığını iliklerine kadar hissediyordu. Roman henüz 7 yıl uzakta olan 2020’de New York sokaklarında geçiyordu ve aksiyon, psikoloji ve felsefeyi harmanladığı muazzam bir kurgusu vardı. On Derin Ayak İzi o sene tam 14.000 katılımcı arasında Lüset’i birinciliğe taşıyarak ona altın madalya kazandırdı.


Yaşamın bizden habersiz bizim adımıza karar verdiği sinsi bir yönü vardır. Yaşam bazen bizi bir şeylere hazırladığını önceden söylemez, bize hissettirmeden arkamızdan işler çevirir. Lüset’in New York’ta yaşadığı o 6 yıllık zorlu tecrübenin yarın ona ödül getirecek bir romanın alt yapısını hazırladığını kim düşünebilirdi ki?


Altı Çizilesi Binlerce Satır


On Derin Ayak İzi, Lüset’e “bundan sonra senin tek işin yazmak olmalı” diyen yeni yaşam yolculuğunun doğurduğu ilk göz ağrısıydı. Sonra o bebek büyüdü, serpildi ve Lüset’in ardından kaleme aldığı Enginar Mevsimi, Hasta Bakıcı, Şarlatan, Dahil ve Kor Sancısı isimli muazzam kitaplara öncülük etti.

Lüset yayınladığı tüm bu kitapların yanı sıra 8 yıldır kesintisiz devam ettirdiği yaratıcı yazarlık atölyesinde 3 binin üzerinde öğrenci yetiştirerek bu ülkede yazmaya hevesli bir çok insanın yaşamını değiştirdi. Bu zengin ruhlu güzel kadın bugün hala var gücüyle bildiklerini aktarmaya, yeni yazarlar yetiştirmeye ve her kitabında okurlara altı çizilesi yüzlerce satır bırakmaya devam ediyor.


Hikayemi bu satırlardan bir kaçı ile sonlandırıyorum:


Beni mutlu kılabilecek şeylerin uzaklarda bir yerlerde olduğunu varsayarak hayatımı zorlaştırdım. Asıl zor olan, bazı şeylerin burnumun ucunda olabileceğini kabul edebilmekmiş. / On Derin Ayak İzi


Anladığım kadarıyla hayat denilen yolda başına gelenleri takanlar değil, işine gelenlerle idare etme sanatını öğrenenler daha huzurlu oluyorlar. / Hasta Bakıcı


Ne kadar cesur ve açık sözlü olursan ol, bu hayatta yediğin en esaslı darbeleri sadece kendine saklarsın. / Enginar Mevsimi


Mutsuzluk ilerleme olmadan yaşama telaşı benim nazarımda. / Şarlatan


Hayatta hiç bir şeye şaşırmadığın gün, artık büyüdün demektir. / Dahil


Ne yaşanırsa yaşansın her seferinde yeniden başlayabilmek.. Yaşamın en elle tutulur amacı, mevcut koşullara rağmen her şeye sil baştan yeniden başlayabilme gücünü bulabilmekti belki de.. / Kor Sancısı

580 görüntüleme1 yorum

Son Yazılar

Hepsini Gör

1 comentário


Membro desconhecido
18 de out. de 2021

Beni mutlu kılabilecek şeylerin uzaklarda bir yerlerde olduğunu varsayarak hayatımı zorlaştırdım. Asıl zor olan, bazı şeylerin burnumun ucunda olabileceğini kabul edebilmekmiş. / On Derin Ayak İzi


Mükemmel bir söz.


Harika bir yazı olmuş. Teşekkürler.

Curtir
Yazı: Blog2_Post
bottom of page