Haddini Aşanların Mükemmeliyet Tutkusu

Pek çoğumuz basketbol sahasında Kobe Bryant kadar mükemmel top oynayan birisini gördüğümüzde, onun yeteneklerini, atletik vücudunu ve fiziksel gücünü kıskanır, Allah vergisi bu meziyetlerin kendimizde olmamasına hayıflanırız.


İzlediğimiz mükemmel performansı mükemmel kılan olağanüstü çalışmayı, emeği, alın terini ve fedakarlıkları ise genellikle göz ardı ederiz. Çünkü olağanüstü başarıların doğal yeteneklere dayandığını düşünmek daha teselli edicidir.


Böyle düşünmek bizi sorumluluk almaktan kurtarır ve şansızlığımızdan yakınmanın rahatlatıcı etkisine sokar, vasatlığa razı olmamızın önünü açar. Belki de bu nedenle pek az insan kendi işini olağanüstü yapmak için gereken fedakarlıklara soyunur, vasatlığa ve ortalama bir performansa razı olur.


Oysa olağanüstü sonuçlar alan insanları çoğumuzdan ayıran belki de en önemli faktör, hepimizden daha fazla çalışmaları, yaptıkları işte mükemmelleşmek için diğer herkesten daha fazla fedakarlık yapmalarıdır.


Sahadaki çevik hareketleri, oyun zekası ve inanılmaz yüksek istatistikleriyle bizleri büyüleyen rahmetli Kobe Bryant da bu söylediklerime bir istisna değil.


2020 yılında talihsiz bir kazada kaybettiğimiz efsanevi basketbolcu, modern basketbolun çehresini değiştirmiş belki de en önemli oyunculardan birisiydi.


'Black Mamba' lakaplı Kobe Bryant’ın iş ahlakına ve mükemmelliyet tutkusuna dair hikayeler, nasıl inanılmaz bir çalışma temposunu benimsediğini o kadar güzel anlatıyorlar ki…


Eski Lakers oyuncusu ve baş antrenörü Byron Scott, bir keresinde, daha henüz 18 yaşındaki Bryant'ı antrenmandan iki saat önce karanlık bir spor salonunda şut atarken bulduğunu söyler mesela.


"Topun zıpladığını duydum. Işık açık değildi. Antrenman saat 11 civarındaydı, muhtemelen saat henüz sabahın 9’uydu. Sahaya baktım, Kobe Bryant oradaydı. Salon karanlıktı ve Kobe karanlıkta şut antrenmanı yapıyordu. Orada durdum ve 'Bu çocuk harika olacak' dedim.”


ABD Milli Takımı antrenörüne göre, Kobe bir keresinde sabah 4:15 ile 11:00 arasında antrenman yapmış ve 800 atışı tamamlayana kadar kadar spor salonundan ayrılmayı reddetmiş.


Bir başka anekdot ise aşil tendonunun kopmasından sonra bile antrenman yapmayı bırakamaması ile ilgili Black Mamba’nın.


Ameliyatın ardından Kobe Bryant, aşil tendonuna zarar vermeyecek şekilde özel olarak üretilen koşu bandında fit kalabilmek için bütün yaz boyunca koşmuş. Aşil tendonundan bahsettiğimizin farkında mısın?


Onun yaptığı işe gösterdiği ihtimamı anlatan bir anekdot daha:


Bir gün maç öncesi ısınırken attığı hiçbir şut girmeyince, saha görevlisini çağırıp potada yanlış bir şey olduğunu söylüyor Kobe.


Ne olduğunu soran bir rakip takım oyuncusuna, sürekli aynı şekilde soktuğu şutların girmemesinde bir yanlışlık olduğunu ve potanın yarım inch (yaklaşık 1 cm) kadar aşağıda kaldığını düşündüğünü söylüyor. Ölçüyorlar, gerçekten de pota yarım inch aşağıda çıkıyor. Potayı düzeltiyorlar ve Kobe o maçta 30 sayı atıyor. Mükemmelliyet işte böyle bir şey.


Onun mükemmelle ulaşma çabası sadece kendi performansı ile de kısıtlı değil. Kullandığı malzemelerden de aynı mükemmelliği bekleyen Kobe 2008 yılında giydiği ayakkabılardan "saniyenin yüzde biri daha iyi tepki süresi" elde etmek için Nike firmasının ayakkabısının altını birkaç milimetre tıraş ettirmesini sağlamış.


Mükemmelleşme yolunda tam bir geribildirim aşığı da olan Kobe, her maçtan sonra maçın tamamını takım arkadaşları ve koçlarıyla birlikte izlemeyi, her hareketi defalarca tekrarlatarak bir sonraki sefere neyi daha iyi yapabileceklerini üzerinde tartışmayı da asla ihmal etmezmiş.


Kobe’nin bunu yapmak için zaman zaman maç sonlarını bile bekleyemediği, devre aralarında bile dizüstü bilgisayarı üzerinden onlarla pozisyonları tartıştığı anlatılır.


Kobe olağanüstü çalışma ahlakının kökenini şu sözleriyle çok güzel anlatıyor.


‘’Her zaman ortalama biri olabiliriz ve normal olanı yapabiliriz. Ancak, ben hiçbir zaman normal olanı yapmak istemedim.’’


Kobe’nin vasatlığa, ortalama ve normal olana isyanı, haddini aşmak isteyen insanlarda en sık rastladığımız temalardan. Vasatlıkta savaşta en az Kobe Bryant kadar etkileyici bir diğer isim de efsanevi Queen topluluğunun solisti Freddie Mercury.


Rock dünyasına “Ben star olmayacağım, ben efsane olacağım” söyleriyle inanılmaz iddialı bir giriş yapan Freddie’nin işine tutkusunu anlatan hikayelerin Kobe’nin anekdotlarından aşağı kalır yönü yok.


Freddie iddiasının grubun ismini belirlerken bile ortaya koyuyor iddiasını: QUEEN (Kraliçe).


Bu isimle ilgili şunları söylüyor Mercury: “Queen’in konsepti kral ve kraliçelerle ilgili, göz kamaştırıcılık bizim bir parçamız ve biz birer centilmen olmak istiyoruz.’’ Böylece daha isminden başlayarak Queen’i diğer rock gruplarından ayırmış oluyor efsane solist.


Freddie, hayatı boyunca hiçbir zaman teknik eğitimi almamasına rağmen 100 yılın en iyi rock vokalisti kabul ediliyor. Çünkü o tutku duyduğu işi yapıyordu ve hiç de alçak gönüllü değildi. Sadece solistlikle yetinmeyen Freddie Queen’i Queen yapan toplamda 72 şarkıyı tek başına yazıp düzenledi.


İşine inanılmaz bağlıydı Mercury.


Bazı zamanla stüdyolarının önünden geçerken “dur aklıma bir şey geldi, 5-6 dakikada halledip geleceğim” deyip, 6-7 saat boyunca içeride müzik aletleriyle uğraşırmış ve arkadaşlarını saatlerce beklettiği olurmuş mesela.


Bununla da yetinmeyen solist, şarkılarını yazmaya harcadığı zaman kadarını, sahnedeki kostümlerini dizayn etmeye de ayırırmış. Bir oturuşta 5-6 saat boyunca kostüm dizaynı yapar, tüm ayrıntılarına dikkat edermiş.


Freddie ölüm döşeğindeyken bile şarkı yazmaya devam etmiş ve ‘’Show must go on’’ , yani “şov devam etmeli” demiş.


Dinleyenin içini titreten bir parça bu. Yaşadığı duygularını öyle bir iletmeyi başarıyor ki karşı tarafa… Bazı şeylerin bittiğini, fakat ‘Queen’ efsanesinin bir şekilde sürmesi gerektiği söylüyor son şarkısıyla.


Hayatının sonlarına doğru yapılan bir röportajda şunları söylüyor Freddie Mercury: “Yeniden doğup dünyaya yeniden gelseydim yine aynı şekilde yaşayıp aynı şeyleri yapardım, hiçbir şeyden pişman değilim, hayatta alınacak her zevki yaşadım ve istediğim her şeyi deneyimledim, geride hiçbir şey bırakmadım”


Hepimiz birbirinden farklı becerilere, yeteneklere, arzulara, hayallere, bilgilere sahip, biricik, kendine has özellikleri olan insanlarız. 


Bir kutunun içindeki sayısı ortalamaya vurulabilecek kibrit çöpleri gibi değiliz biz.

Ortalama insan diye bir şey yok temelde. Her birimizi, tıpkı kar taneleri gibi, birbirimizden tamamen farklı kılmış yaradan.


Hepimize daha iyi şeyler yapma, fark yaratma, üstün, şaşırtıcı şeyler üretme şansı bahşedilmiş. 


Ama galiba bunun farkında değiliz, görmüyoruz, gözlerimiz kendimize kapalı. 


Ya da hayatın acımasız döngüsü bütün farklılıklarımızı yontuyor ve bizi vasatlaştırıyor, bizi kendi farklılıklarımıza karşı körleştiriyor.


Ama, isyan edebiliriz buna.


“Bugün vasat şeyler yapmayacağım”, “bugün yaptığım her işe farklılığımı yansıtıcağım” diyebiliriz pekala.


Ve, belki, kimbilir, bu davranışımızı önümüzdeki günlere de bulaşabilir, yaptığımız her şeyde bir fark yaratmayı bir alışkanlığa dönüştürebiliriz. Ve işte o zaman hem kendimizi hem de etrafımızı vasatlıktan kurtarmaya başlarız belki.


Tıpkı Freddie ve Kobe gibi.

1,209 görüntüleme1 yorum

Son Paylaşımlar

Hepsini Gör
 

©2020, Bora Özkent'le Haddini Aş! Wix.com ile kurulmuştur.