top of page

Dövüş Kulübü, Psikolojik Güven ve Ölü Ozanlar Derneği

Güncelleme tarihi: 23 Ağu 2023

Sene 1999.. Brad Pitt ve Ed Norton'un başrollerini paylaştığı Dövüş Kulübü bomba etkisiyle girmişti sinemalara. Obsesif boyutta süregelen tüketim alışkanlıklarımızı ve bunun kim olduğumuzu nasıl değiştirdiğini olağanüstü anlatan bir filmdi. Sahip olduğumuz her şey aslında omuzlarımıza bir nevi esaret ve irili ufaklı yükler getirirken, kendimizi iyi hissetmek ve "kabul görme, onaylanma" gibi psikolojik ihtiyaçlarımız için sürekli yeni bir şeylere sahip olma çabalarımıza alaycı bir dokunuştu Dövüş Kulübü.


İhtiyacımız olmayan şeyleri, olmayan paramızla, sevmediğimiz insanları etkilemek için alıyoruz.”

Fight Club

Bugün neyse ki; biraz zorlayıcı ekonomik koşullar, biraz pandeminin hayatın kayganlığıyla ilgili bize öğrettikleri, biraz da minimalizm'in yeni "cool" olmasıyla tüketimle aramıza, geçtiğimiz 10 yıla göre, biraz daha mesafe koyabildik.


Bunda tabi ki daha temel ihtiyaçlar olan elektrik, ısınma gibi diğer giderlerin yüklerinin artmasıyla nefes alamaz hale gelmemizin de etkisi var. Bu başka bir yazının konusu olsun, ben devam edeyim..


Eğer Dövüş Kulübü bugün çekilseydi muhtemelen hicvettiği konu tüketimden ziyade başarı ve mükemmellik takıntımız olurdu.


Çünkü özellikle son yıllarda "onaylanma ve kabul görme" ihtiyacımızı; başardıklarımızla, altından kalkabildiklerimizle, mükemmel eş, evlat, çalışan olmaya çalışmakla karşılıyoruz.


Yani anlayacağınız 100 yıl geçse de değişmeyeceğine emin olduğum ve konuşmalarımda severek bahsettiğim Maslow'un İhtiyaçlar Hiyerarşisi'ndeki temel insani ihtiyaçlarımızı; bir ara evler, arabalar ve lüks eşyalara sahiplikle şimdi ise "başarılı ve mükemmel insan" görüntüsü vererek karşılamaya çalışıyoruz.


İşte tam da bu nedenle hata yapmaktan, birine yanlış birşey söylemekten, hakkımızı aramaktan, fikrimizi beyan etmekten ölesiye korkar olduk.


Aptal durumuna düşmek istemiyoruz; bu nedenle fikirlerimizi kendimize saklıyoruz veya sosyal medyadaki sahte rumuzların arkasından söylüyoruz.


Cahil görünmek istemiyoruz; bu nedenle "bilmiyorum" diyemiyor, karşımızdakine soru soramıyoruz.


Marjinal algılanmak istemiyoruz; bu nedenle sorgulayamıyoruz, yeni şeyler deneyemiyoruz, kendimizi ifade edebilecek yeni yollar bulamıyoruz.


"Aman etliye sütlüye karışmayayım, aman patrona iyi görüneyim, aman sosyal medyada taraf belli etmeyeyim, aman annemler kurumsal kartvizitimle gururlansın, konuya komşuya anlatsın.."


Yeni dönemin en zorlayıcı yönü bu:


Herkes öyle düzene uygun, öyle akıllı uslu, öyle sorgusuz sualsiz hareket etmek zorunda ki, aksi takdirde yalnızlaşıyoruz. Kimse hata yapmamalı! Aksi takdirde "yeterince mükemmel" olmamış oluyoruz.


İşin kötüsü bu düzenin farkında olan kurumlar, şirketler ve yönetimler insanları sürekli daha fazla hedefe, daha fazla talebe, daha fazla beklentiye boğuyorlar. Biz de her yaptığımız iş "aferin" alsın diye uğraşıp duruyoruz.


Kabul edin ki; hepimiz başarısız olacağız. Hepimiz bir şeyleri batırdığımızı hissedeceğiz. Bir işi, bir ilişkiyi, bir yatırımı, bir deneyimi.. Her ne ise..


Eğer şu ana kadar aramızda başarısız olmamış olan varsa ya henüz çok çok gençsiniz, ya çok önemli bir şey elde etmeye çalışmadınız, ya da kendinize yalan söylüyorsunuz.


Birkaç yıl önce sevgili Mehmet Auf'un düzenlediği "Fuckup Nights" sahnesinde yer almıştım. Konsept gereği bir sürü izleyicinin önünde durup, neyi nasıl batırdığını ve o zaman neler hissettiğini anlatıyorsun. Harika hissetmiştim kendimi. Özgürdüm çünkü! Orada kaç "like" aldığım umrumda değildi ki..


Kabul ediyorum, hepimiz insanız ve doğamız gereği beğenilmek, onaylanmak istiyoruz.


Sosyal reddedilme, beyinde yüze yumrukla aynı etkiye sahiptir”

Eiseinberger 2012


Ancak bir düşünelim: Bugün aldığımız "like" sayısına göre kendimize değer biçmeye güdülendirilmiş zihinlerimize söz geçirmeye çalıştığımız bu dünyanın modası artık yavaş yavaş geçmiyor mu sizce? Muhteşem ama sahte gülümsemelerden sıkılmadık mı ufak ufak?


Başkalarının ne düşündüğünü umursamaktan ya da kendimizi başka yaşamlarla karşılaştırmaktan yorulmadık mı?


Ben yazmaya aşığım ve kendimi bu konuda iyi hissediyorum. Ancak kendimi başka yazarlarla karşılaştırdığımda içimdeki bu "iyilik" hali yerini "acaba"ya bırakıyor.


Bu nedenle kendimi bir başkasıyla kıyaslarken bulmamak için kendimle olağanüstü bir mücadele veriyorum bazen. (Bu davranışımla ilgili ne düşüneceğinizi umursamadan yazıyorum!)


Düşünsenize yanında en iyi ve özgür hissettiğimiz insanlar, savunmasızlığımıza, güçsüzlüklerimize, bazı şeyleri ağzımıza yüzümüze bulaştırmamıza rağmen, bize sarılanlar değil mi? Niye diğerlerini bu kadar umursuyoruz ki?


Sevgili Brene Brown'ın "kırılganlık ve hassas olmak" ile ilgili muazzam TEDX konuşmasını dinlemediyseniz, beni okumayı bırakın ve ilk dinlediğimde beni koltuğuma mıhlayan konuşmasını izleyin şimdi. (Sonra buraya geri dönmek kaydıyla!)


Gerçek armağanlarımızı kusurlarımızı kucaklama sürecinde buluruz: Cesaret, şevkat ve anlamlı ilişkiler.

Brene Brown


PSİKOLOJİK GÜVEN


Eğer yaşamınızda sürekli tekrarlayan başarısızlıklar varsa, muhtemelen başarısızlık korkunuzun sonucudur ve bu korkunun en büyük kaynaklarından biri çevrenin başarısızlığınızla ilgili ne düşüneceğidir.


Bugüne dek mentorluk yaptığım ve yaşamını değiştirmek isteyen insanların birçoğunun hareket edememe nedeninin kök sebebi, başaramadıkları durumda çevrelerince yargılanacaklarını düşünmeleriydi. Yani arkada derin bir başarısızlık korkusu vardı ve insanlarla bu konuda yüzleşmeye hazır hissetmiyorlardı.


"Ben sana demiştim, gül gibi işini neden bıraktın da girişimci oldun?"

Bu son derece standart bir cümle gibi görünse de; "yanlış hayaller kurdum, birilerini hayal kırıklığına uğrattım, beceriksiz olduğumu düşünüyorlar" gibi içsel hesaplaşmaları da beraberinde getiriyor.


Aynı kaygılar fikirlerimizi iletmek için de geçerli. Fikrimizi hürce dile getirmekte güvensiz hissediyoruz, çünkü sanatçıların dahi özgür olmadığı ve toplumca linç edildikleri bir ülkede yaşıyoruz.


Anlayacağınız hayatımızı sarmalayan birçok konuda psikolojik güvensizlik ve korku kültürü içindeyiz.


Bizi sürekli "kabul görmek ve başarılı hissetmek için bir şeyler yapmaya zorlayan" bu yeni dünya düzeninde kendi tutku ve isteklerimizi frenleyip duruyoruz. Psikolojik olarak güvende hissetmediğimizden potansiyelimizi gerçekleştiremiyoruz.


"Denizin üzerinde kalmaya çalıştıkça batar, batmaya çalıştıkça suyun üzerinde kalırsınız. Benzer şekilde, güvensizliğimiz, sürekli güvende olmaya çalışmanın sonucudur."

Alan Watts


Bu herkes ve her yer için elbette ki geçerli değil. Bugün dünya devi birçok şirketin başarısında; çalışanlarına kendilerini rahat ve güvende hissettirecek, fikirlerine saygı gösterilen ortamlar yaratmalarının önemli bir payı var.

2015'te Google, en başarılı ekiplerinin sahip olduğu ortak özellikler konusunda bir araştırma yapmaya karar vererek en yüksek performans gösteren 180 ekibi inceliyor. Araştırma sonucu ortaya çıkan tablo şirketin birçok yöneticisini şaşırtacak bir düzlem sunuyor: Önemli olan ekiplerin eğitim düzeyi, geçmişi ya da deneyimi değil, ekip içinde psikolojik güvenliğin olup olmadığı!


Başka bir deyişle, Google'ın en iyi performans gösteren ekiplerinin anahtarı, işleri mahvetme izniydi. Herkesin aptal görünmekten korkmadan fikirlerini ortaya koyabileceği, endişelerini dile getirebileceği ve geleneksel yaklaşımları sorgulayabileceği güvenli bir yer.


Psikolojik güven kavramını Harvard Profesörü Amy Edmonson şöyle tanımlıyor:


"Kişinin fikirlerini, merakını, endişelerini ve hatalarını dile getirdiği için cezalandırılmayacağına veya aşağılanmayacağına ve risk almak için güvende olduğuna dair bir inanç hissetmesi."


Kulağa harika geliyor, değil mi?


Peki başkalarının ne düşüneceğini önemseyerek; fikrimizi, endişelerimizi, hatalarımızı dile getirmeye çekindiğimiz bu düzende, kendimiz kalabilmek için ÇÖZÜM ne?


1. "Pişmanlık Azaltma Çerçevesini" Kullanın.


Yaşayacak tek bir hayatımız olduğunu fark etmek ilk adım. Siz de bana katılacaksınız muhtemelen: Hayatımda yapamadığım şeylerden pişmanlık duyarak ölüm döşeğinde olmak istemiyorum.

Yeni Bir Pencere Aç'ta da yer verdiğim “pişmanlık azaltma çerçevesi” yönteminin sahibi Amazon'un kurucusu Jeff Bezos. Onun ifadeleri ile yöntemi aktarıyorum:

“Ben rasyonel karar alan biriyim, nedenleri ve sonuçları analiz etmeye bayılırım. Ancak hayat değiştiren kararlar alırken, bundan fazlası lazım. Çok başarılı olduğum ve bana iyi para kazandıran işimden istifa edip, Seattle’da online kitap satan bir şirket kurmaya karar verirken kendimce bulduğum bir metodoloji vardı. Ben buna “pişmanlık azaltma çerçevesi” diyorum.


Bir gün oturdum, 80 yaşına geldiğimi hayal ettim. Sallanan sandalyemde oturuyordum ve o ana kadar yaşamış olduğum hayatı düşünüyordum. O yaştaki Jeff’in bana sorduğunu duydum: “Yaşadığın pişmanlıkların sayısını nasıl azaltırsın?” Bu soruya cevap verirken; işimi bırakıp, online bir kitapçı açtığım için 80 yaşıma geldiğimde pişman olmayacağımı hissettim. Dahası çok başarısız olsam bile, hiç denememiş olmaktan duyduğum pişmanlık beni daha büyük bir çöküntü içine sokacaktı. Bu modeli kullanmak karar vermemi çok kolaylaştırmıştı, o andan sonra hiç geriye bakmadım.”


Karar vermem gereken tüm anlarda bu düşünce sistemi benim çok işime yarıyor. Bir iş planı, kazanılacak para veya atılması gereken adımlardan öte, kişisel tatmin ve mutluluğu öne çıkardığından bana çok yakın geliyor.

Öneri: 80 yaşında ölüm döşeğinde olduğunuzu hayal edin - neyi yaptığınıza ve neyi yapmadığınıza pişman olacaksınız? O zamanki siz şimdiki sizinle konuşurken neler söyler?


2. Herkesi Mutlu Edemeyeceğinizi Kabul Edin.


Birileri hep bizden daha iyi bilecek, birileri bizi sıkıcı bulacak, birileri beceriksiz diyecek. Önemli değil, çünkü bu hep böyle olacak! Siz kendinize ne söylüyorsunuz?


İnsanların düşünceleri sadece kendilerini ilgilendirir. Birileri daha üstün, daha olgun, daha başarılı göründüğü için söylediği veya düşündüğü doğru (gerçek) olmak zorunda değil!


Biri sizi veya ne yaptığınızı yargılarken olabilecek en kötü şeyi düşünün. Cevap şu - hiçbir şey olmayacak. Kesinlikle hiçbir şey. Aslında herkes kendi hayatını yaşama çabasında, çünkü onlar da başkalarının onlarla ilgili dediklerini önemsiyorlar. Değer verdiğim birkaç kişi tarafından sevilmenin herkes tarafından sevilmekten daha iyi olduğunu yaşım olgunlaştıkça öğrendim. Bunlar aile, arkadaşlar, eşiniz - sizi siz olduğunuz için sevenler ve en kötü zamanlarınızda yanınızda olacak insanlar. Bu insanlara odaklanın. Ancak onların da söylediklerinin her zaman doğru olmadığını da unutmayın.

Özellikle gençlik yıllarımda birkaç kez okuduğum sevgili Charlotte Brontë'nin Jane Eyre romanında altını çizdiğim bir satır var: "Sırf benden daha yaşlı olduğunuz için ya da dünyayı benden daha çok gördüğünüz için bana emir vermeye hakkınız olduğunu düşünmüyorum, efendim; üstünlük dediğimiz şey, zamanınızı ve deneyiminizi nasıl kullandığınıza bağlıdır.” 3. Başarının Sizin İçin Anlamını Gözden Geçirin.

Seni sürekli başka bir şeye dönüştürmeye çalışan bir dünyada, kendin kalabilmek en büyük başarıdır; der Ralph Waldo Emerson. Eğer kendi başarı kriterlerinizi başkalarının etkisinden kurtularak (ki bu çok zordur) koyabilir, başarılı bir hayatın vizyonunu kendi gerçek isteklerinize göre belirlerseniz hem başarılı olma ihtimaliniz artar, hem başarıya doğru yolculuğunuzun kendisi daha keyifli hale gelir, hem de bir gün hayallerinize ulaştığınızda daha mutlu hissedersiniz. Elimizden gelenin en iyisini yapmanın anahtarı, kendimiz olmaya izin vermektir!

Bunun yanı sıra zaten başarının tanımı kendi içimizde de oldukça değişen bir şey! Daha önce de yazmıştım bugün sizin için terfi etmek bir başarı kriteriyse, birkaç yıl sonra çocuğunuzun iyi bir lise kazanması, birkaç yıl sonra mutlu bir evliliği yürütmek odaklandığınız asıl başarı kriteri olabilir. Sabun köpüğü gibi geçici bir şeyin peşinden koşmak yerine, size gerçekten anlamlı gelenin en iyisini yapmaya çalışın. Böylece çevresel etkilere karşı dayanıklılığınızı arttırmak kolaylaşacak.


Yazımı bitirirken;

Müthiş bir filmle başlamıştım ve yine bir diğer müthiş filmle bitireyim. Ölü Ozanlar Derneği'ni ne zaman izlesem; bana fikrimizi, düşüncelerimizi ve kelimelerimizi özgür kılabilmenin, yani psikolojik olarak güvende hissetmenin, insana ne denli muhteşem bir huzur getirdiğini düşünürüm.

“Millet, kendi sesinizi bulmak için çabalamalısınız. Çünkü ne kadar uzun beklerseniz, bulmanız o kadar zor olur. Thereau demiştir ki, ‘’Çoğu insan hayatını büyük bir çaresizlik içerisinde geçirir.’’ Siz böyle olmayın! Bırakın bunu!”
Başkaları beğenmese de ve garipsese de düşüncelerinin ve inançlarının özgün ve özgür olduğunu unutmamalısın.

Ve kendime sıkça hatırlatırım: Ben artık korkmuyorum!

Siz de hatırlatın:

Sadece fikrimi söyledim diye dilime kelepçe takılmasından, sadece hayallerimin peşinden koşuyorum diye beni hayalperest gibi algılamalarından, sadece kendi değerlerimi yaşadığımdan beni eleştirmelerinden korkmuyorum. Beni aşağı çekmelerine izin vermiyorum. Ben korkusuz değilim, ama artık sadece kendimi yaşayamamaktan korkuyorum.

O zaman Carpe Diem! ........................................

Eğer benzer içeriklerden ilham almak ve hayatınızı dönüştürme cesareti bulmak isterseniz Haddini Aş E Bülten ailemize hevesle bekleriz.



Son Yazılar

Hepsini Gör
Yazı: Blog2_Post
bottom of page