top of page

Hayatımızı Alt Üst Eden 4 Toksik İnanç

Güncelleme tarihi: 30 Mar 2023

Hayatta birçok inancın bizi daha iyi hale getirme gücü olsa da, sıkı sıkıya bağlı olduğumuz, çoğu zaman farkında bile olmadığımız ve maalesef bizi içten içe zehirleyen birtakım inançlarımız da var.

Ve genelde bu inançlar hayatımızı sağlıksız bir hale getirip potansiyelimize ulaşmaktan alıkoyabiliyor.

Kendimizi bu zihinsel hapishaneden kurtarmak için bu inanç sistemimizi ortaya çıkarmayı ve ona meydan okumayı öğrenmemiz gerekiyor.

Dr. David Burns'ün ''İyi Hissetmek'' adlı kitabında (ve bence bir başyapıt) bahsettiği bu toksik inançlara gelin birlikte bakalım…


1. Onay Bağımlılığı


Birçoğumuz için birinin bizi onaylamaması, bir felaket ile eş değerdir neredeyse.

Bunun altında yatan sebep nedir dersiniz?

Belki de derinlerde şöyle bir inanış var: ''Birisi beni onaylamazsa, bunun anlamı beni kimsenin onaylamayacağıdır. Bu da bende yanlış bir şeyler var demektir.''

Eğer böyle bir düşünce sistemine sahipsek, yani kendimizi iyi hissetmeyi olumlu geri bildirimlere bağlıyorsak, aldığımız her darbede yara almamız da kaçınılmaz olacak.

Ancak bu inanç mantık dışı. Çünkü, ruhumuzu yüceltecek gücün sadece kendi düşüncelerimiz ve inançlarımız olduğu gerçeğini göz ardı ediyoruz.

Üstelik kolayca manipüle edilebilir hale geliyoruz. Duygusal sağlığımız savunmasız olduğundan ve reddedilmekten korktuğumuz için, başkalarının taleplerine daha çabuk teslim oluyoruz. Yani bir yerde kendimizi duygusal istismara hazırlıyoruz.

İnançların kendi kendilerini güçlendirdiğini unutmamak gerek.

Şöyle düşünelim:

Biriyle aynı fikirde olmadığımızda, onu eleştirdiğimizde veya onaylamadığımızda, onun değersiz bir insan olduğu yargısına mı varıyoruz?

Yoksa sadece farklı bir bakış açısına sahip olduğumuzu ve onun yaptıklarıyla aynı fikirde olmadığımızı mı ifade ediyoruz?

Karşımızdakini onaylamamamızın onun değerini mahvetmeye yetecek kadar güçlü bir duygu olmadığını biliyorsak, neden başkalarının bizi onaylamamasına öz değerimizi yok etme gücünü verelim ki?

O insanı bu kadar özel yapan şey ne?

Bize her zaman kusurlarımızı ve hatalarımızı gösterenler olacak. Ne de olsa zaman zaman bunu yapmaya hakları var.

Ama birileri bizi her eleştirdiğinde veya onaylamadığında mutsuz olmaya ve kendimizden nefret etmeye mecbur muyuz?

Tabii ki hayır.


Biricik yaşamlarımıza borçlu olduğumuz en önemli şey, kendi değerimizin farkında olmak.

2. Sevgi Bağımlılığı


Onaylanmama bağımlılığı ile kardeş olan bu varsayım ise şöyle der: ''Karşı cinsten biri tarafından sevilmezsem, gerçek anlamda mutlu ve tam bir insan olamam."

İnsanlar, dünyayı döndüren şeyin aşk ilişkileri olduğuna inanırlar. Kitaplar, şarkılar, şiirler de bu inancı iyice yerleştirmeye hizmet eder adeta. Bu yüzden aksini düşünmek çoğumuz için zordur.

Fakat bu düşünce tarzı ironik olarak başkalarının bize olan saygısını kaybetmelerine neden olur.

Sevgi alma dürtümüze o kadar odaklanmışızdır ki, istediğimizi elde etmek için kendimiz olmaktan çıkarız bazen.

Bir başkasının sevgisini kazanmak için olmadığımız biri gibi davranırız belki de.

Ve sevilmek için ne kadar çok uğraşırsak, kendimizden o kadar uzaklaşırız.

Ancak gerçek şu ki; yaşama ait temel tatminlerin çoğunu kendimizden alırız.

Doğada yürüdüğümüzde, çiçek topladığımızda, kitap okuduğumuzda veya güzel bir yemek yediğimizde, bu deneyimlerden keyif almak için illa ki yanımızda birisi olması gerekmez.

Yalnızken yapmaktan keyif alabileceğimiz şeyler sonsuzdur.

Tek ihtiyacımız olan, kendimize karşı daha şefkatli bir tutumdur.

Kendimizi dövmeden, örselemeden, iç sesimizi ve duygularımızı dinleyerek.. Kısa süre sonra bunu yalnızca kendi başımıza yapmakla kalmayacağımızı, aynı zamanda birlikteliklerimizden de çok daha fazla keyif alacağımızı keşfedeceğiz.

Anahtar nokta şu; ilk adım olarak, kendimizle sağlıklı bir ilişki geliştirebileceğimizi kendimize kanıtlamamız gerekiyor. (Sağlıklı İlişkiler Kurmanın 7 Yolu Rehberi'nden ilişkilerle ilgili daha farklı birçok yönteme ulaşabilirsiniz.)

3. ''İşim Değerimi Belirler'' İnancı


Bizi yiyip bitiren bir diğer inanç ise ''insan olarak değerim, yaşamda başardıklarımla orantılıdır'' inancı.

Batı kültürlerinin ve kapitalizmin çekirdeğini oluşturan bu inanç, oldukça zararlı ve gerçek dışı!

Bu inanç, bir günde mümkün olduğunca çok şeyi başarmak için çabalamamıza, hatta üretkenlik düzeyimizi artırmak için sürekli yeni bir arayışta olmamıza neden olur.

Öz güvenimizi başarılarımızla eşit tutmanın bazı avantajları olabilir elbette. Uğruna çok çalıştığımız bir şeyi başardığımızda kendimiz hakkında iyi hissedebiliriz. Bu da işimize ekstra çaba harcamak için bizi motive edecektir.

Peki bu felsefenin dezavantajları neler olabilir?

İşimiz ve kariyerimiz iyi gidiyorsa, bununla o kadar meşgul oluruz ki, bizi tatmin edecek potansiyel zevk kaynaklarından ya da aile, dostlarımız gibi asıl önemli değerlerden uzaklaşabiliriz.

Gittikçe daha çok işkolik olabiliriz, bu da her seferinde daha üretken olmamız gerektiği düşünmemize kapılmamıza neden olur. Sonuçsa; istediğimiz başarıyı yakalayamazsak içsel bir boşluk ve derin bir hayal kırıklığı yaşamamız anlamına gelir.

Başarılı olmadığımızda, kendimizi değerli kılan başka bir dayanağımız kalmayacağından kendimizi değersiz hissedebiliriz.

Yaratıcılık ve üretkenlikten zevk almak harika, ancak işimiz hiçbir zaman bizim değerimizi belirlemedi ve belirlemeyecek.

Her seferinde kendimize şunu sormakta fayda var: Eğer başarı, ünvanım, statüm beni mutlu eden veya değerimi belirleyen yegane şeylerse, neden hep bir yetersizlik hissediyorum?

Çünkü belirli bir seviyeye ulaştıktan sonra beklentilerimizi otomatik olarak daha yükseğe ayarlıyoruz. Bu da sürekli başarı peşinde koşmamıza neden oluyor.

Sonuç olarak, mutluluğumuz ve öz değerimiz başardıklarımızla doğru orantılı değil.

Başarılı hissetmek muhteşem bir duygudur ve fakat hayatın anlamı bu duygu üzerine kurulamaz.

4. ''Ya Hep Ya Hiç'' Düşüncesi


Bu düşünce mükemmeliyetçiliğin temelini oluşturur.

Her şeyi siyah beyaz kategorilerinde görürüz. Örneğin, performansımız mükemmelin altına düşerse, kendimizi işe yaramaz, başarısız biri gibi görebiliriz.

Ve bu düşünce tarzı tamamen gerçek dışıdır.

Hiçbirimiz bütünüyle zeki ya da aptal, bütünüyle çekici ya da çirkin değiliz.

Evrende mutlak diye bir şey yoktur. Eğer kendimizi mutlaklık sınırlarına doğru zorlarsak, algılarımız hiçbir zaman gerçeklerle örtüşmez, yaptığımız hiçbir şey beklentilerimizi karşılamaya yetmez.

Her şeyde üstün olmak zorunda değiliz.

Bunun farkına varmak için kendimize anlamlı, esnek ve uygun standartlar belirlemeliyiz. Sorunumuzun performansımızda değil, onu ölçme şeklimizde olduğunun farkında olmalıyız.

Sonuçlara takılıp kalmak yerine, süreçten ve deneyimden doyum almayı öğrenmemiz bize yardımcı olacaktır.

Beklentilerimizi gerçeğe uygun hale getirdiğimiz an, hüsrana uğramak yerine memnun ve huzurlu hissedeceğiz.

“Dünyanın kurbanı olmayı ya da hazine arayışı içinde bir maceracı olmayı seçebilirim. Hepsi hayatımı nasıl gördüğüme dair bir soru.” - Paulo Coelho

Birçoğumuz hayatımızı koşullarımızın kurbanı olduğumuza inanarak yaşadık. Bunun nedeni, mutluluk ve öz saygı gibi değerlerin dışarıdan geldiği inancına hapsolmuş olmamız.

Ancak, bizim dışımızdaki her şey nihayetinde kontrolümüz dışındadır.

Sonunda, gerçek mutluluk sadece kendi içimizde yeşerebilir. Bu da düşüncelerimiz, duygularımız ve inançlarımız için sorumluluk üstlenmekle başlar.

O halde toksik inançlarımızla karşılaştığımız her an kendinize şu soruları sormakta fayda var:

Bu inanç gerçekten doğru ve geçerli mi?

Bu inancı sürdürmenin bana ne gibi zararları var?

Bunun yerine hangi nesnel inançlara tutunabilirim?

Eğer duygularınızı, düşüncelerinizi ve iç sesinizi daha iyi yönetmek isterseniz, "Duygu Yönetiminde Ustalığın 8 Sırrı" Rehberi'ni sizin için yazdık.


Küçük Bir Hatırlatma:

📌 Eğer henüz Haddini Aş Bülten üyesi değilseniz ve benzer içeriklerden ilham almak isterseniz; buradan bülten ailemize katılıp, aynı zamanda sürpriz hediyelerimizin keyfini çıkarabilirsiniz.


2.458 görüntüleme0 yorum

Son Yazılar

Hepsini Gör

Kommentare


Yazı: Blog2_Post
bottom of page